İzleyiciler

22 Ekim 2018 Pazartesi

Küpeşte...



Yürek yüreğe
Direk direğe
Çıkıp küpeştesine haykırsak da denize
En yürekli fırtınada kırıp kanadı çakılıvermek suların dibine
Hani an meselesi

İz sürüp çoban yıldızına
Bulutlara atılmış bir kancayken gidişin
Yine de uçtum onlarla diyebilmektir işin
Göçmen kuşlar sararken ufukları
Düşen düştüğü için varan vardı yuvaya
anla ki boşa değil gidişin
Yürek yüreğe
Direk direğe
Çıkıp da küpeştesine haykırmak hem de Deniz'e
Suphi'ye...

                              Vuslat AKTEPE

30 Eylül 2018 Pazar



Örselendi Ölüm

Ilgın ılgın esip gider
yüreğim yana yana
Ecel sanadır sırrım
Zulümden bu yana

Ne gülüşler derdim
ömrüm yetince
Üleştirdim kana kana
Yaralandı ömür
örselendi ömür

Yürek çarparken
ecel çırpınır
Gün vurur umuda
Bilek savrulur

Kimibıçak vurur güle
kimi hançeri yele
karanfil tomuruna bile
Eceli ulaşır

Ne ölümler derdim
ömrüm yetince
üleştirdim yana yana
yaralandı ölüm
örselendi ölüm

Yürek çarparken
ecel çırpınır
Gün vurur umuda
Bilek savrulur

Söz-Müzik: Vuslat AKTEPE

13 Haziran 2018 Çarşamba

Ömür Salınır...

ölüm ressamlar ile ilgili görsel sonucu



Vardım seherin günü gece oldu
Gidiyorum yar yüreğim ağlama
Vakti doldu hüzünlerim nic'oldu
Yollarıma göz yaşını bağlama

Avucumdan kayan ömür salınır
Yar sevdiğim nefesime belenir
Zıbınım satıp kefenim dikilir
İğnesini etlerime dağlama

Dost güllerim senin için derildi
Göğsünden düşürme atan yüreği
Bırak kimse bilmesin ahvalimi
Koyverip umudu kaçandan sakın 

Vuslat AKTEPE

7 Ocak 2018 Pazar

Kadın II. Bölüm



KADIN



Bir kez daha gece boyu yatağında huzursuzca dönmüş, sabahın ilk ışıkları pencereden sızmaya başlamıştı. Bu kez uyumaya kararlıydı. Gözlerini kapattı. Bir süre geçmemişti ki kesin, derin ve huzurlu bir uykuya daldı. Uyandığında hava kararmak üzereydi. Telaşla yatağından doğruldu. Bu kez hata yok dedi yüksek sesle. Hızla atıştırdığı birkaç lokmanın ardından bir önceki akşam giydiklerine benzer sade fakat şık bir pantolon ve tişörtü üzerine geçirdi. Bu kez topuklu bir ayakkabı giymek yerine, daha düztaban bir ayakkabıyı tercih etmişti. Aynada son bir kez aksini izledikten sonra hızla kendini sokağa attı. Önce otobüse binmeyi düşündüyse de fikrini değiştirerek bir taksi tuttu.

Bir önceki akşamı düşünüyordu. Yönteminde ya da seçtiği mekanda sorun yoktu. Yalnızca düşüncelerinde beliren bir kör noktayı fark etmişti. Bu durumu çözebilmek adına güneşin ilk ışıklarına kadar uyumamış kafasında beliren sorulara uygun cevaplar belirlemişti. Şu an hazırım diye geçirdi içinden.

Taksi, Kültür Evi binasının önünden geçerken hafifçe göz ucuyla oraya döndü. Kapının önüne çekilmiş kürsülerde kadınlı erkekli gençler oturmuş, sohbet ediyorlardı. Tekrar önüne döndü. Bunda özlenecek bir şey yok diye düşündü. Bir daha o binanın önünden geçmemeye karar verdi. Çantasını açarak çıkardığı bir parlatıcı ile dudaklarını ıslatıp gözlerini kapadı ve kendini hayallere bıraktı.

Taksiden indiğinde, bir akşam önce Şişman Adamla oturdukları sokağın bir altına yöneldi. Caddenin aşağısına doğru yürürken, orta yaşın üzerinde, sade giyimli, zayıf, uzun yüzlü bir adam dikkatini çekti. Daha ziyade gençlerin oturduğu bir yere oturmuştu. Önünde rakı ve bir iki parça meze vardı. Yalnızdı. Yan masalarda oturanlar canlı müziğin ritmine kendilerini kaptırmışlar, yüksek perdeden şarkıya eşlik ediyorlardı. İnce yüzlü adam sessizce dinler görünüyordu. Karşısında uygun bir masaya oturarak adamı izlemeye başladı. O olabilir diye geçiriyordu içinden. Üstelik bir yerden başlamak da şart görünüyor.

Yerinden kalktı, adamın masasına doğru yaklaştı. Sağında ki sandalyenin dirsekliğinden tutarak belini hafifçe kırdı. Tam ağzını açıp da konuşmaya başlayacaktı ki bir elin sertçe kolunu kavradığını hissetti. Kolunu hızla çekerek onu tutana doğru döndüğü sırada Murat'ı gördü. Yüzünde sert bir ifade vardı, cildi solgun, gözleri bulanıktı. Muhatabının bu hali korkutmuştu onu. Kolunu silkeleyerek kurtardı.

-Ne var, ne istiyorsun?

-Seni kiralamak istiyorum. Mümkünse gece boyunca...

Bu ani teklif irkilmesine sebep oldu. Bir akşam önce yaşadığı tartışmanın rahatsızlığını üzerinden atamamış olacaktı ki hala öfkeliydi. Birkaç adım ileri yürüdü. Şişman Adam olduğu yerde duruyor ona bakıyordu. Eylem, yüzü zayıf adamı göz ucuyla süzdü. Adam onları fark etmeden masasında sessizce oturmaya devam ediyordu.

-Üzgünüm, hazırda müşteri var.

Murat, şaşkınca etrafına bakındı. Gözleri bir şeyler arar gibiydi. Sonunda "Nerede?" diye sorabildi.

-Müşterilerimi birbirine tanıtma alışkanlığım yok.

-Alışkanlık?

-Evet

-Tamam, öyleyse dediğin gibi olsun: Bir müşterin var. O ne veriyorsa daha fazlasını öderim.

-Murat sen beni hiç anlamadın değil mi? Gerçi bu senin suçun değil. Anlamanı beklemiyorum zaten. Ama şu kadarını ifade edeyim. Benim fiyatım sabittir. Açık arttırmaya sunmam kendimi.

-O halde ben de beklerim. Ne kadar sürer işin?

Kadın etrafına bakındı. Anlaşıldı diye düşündü. Bundan kurtuluş yok. Hem neden inat ediyorum ki? Onu dün gece ben seçmemiş miydim? Ne olmuş reddettiyse? Bu gün kabul etti ya.

-Tamam, ben hazırım. Gidelim mi?

-Nereye?

-Otele.

-İyi de hangi otele?

-Göbekten sonra temiz bir otel var. Fiyatları da uygun... Avrupa Oteli. Geçen hafta otelleri incelerken keşfettim orayı. Hoşuma gitti.

-Otel de ortak mı bu işe? Komisyon mu vereceğiz?

-Yok, hayır. Normal müşteriler olarak gidip tarife üzerinden işimizi yapacağız. Hadi artık vakit kaybetmeyelim.

Kadın bu son sözleri söyledikten sonra caddenin yukarısına doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Hemen arkasından şişman adam bu kez daha yumuşak bir hareketle kolundan tutarak onu bir aşağıdaki sokağa doğru sürükledi. "Lütfen, önce bir şeyler içelim. Acelemiz yok." Kadın bu teklifi reddetmedi. Bir süre yürüdükten sonra geçen akşam bulundukları mekana ulaştılar. Aynı masanın bir yanında kurulu olan masaya oturdular. Şişman Adam yumuşak bir ses tonuyla "Ne içersin?" diye sorunca Kadın. "Bira." diye cevapladı.

-Bu kez benim ısmarlamamda bir sakınca yoktur umarım?

-Sen ısmarla ben öderim.

-Hala ısrarcısın yani bu konuda?

-Murat, biz dost değiliz. Birbirimize bira güzelliği yapmamıza sebep olacak bir ilişkimiz de yok. Ben, belirli bir ücret karşılığında çalışıyorum. Sen ise bedenimi bir geceliğine kiralıyorsun. Bütün ilişki bu...

-Peki, anlaşılır görünüyor. Bana biraz kendinden bahseder misin?

-Sebep?

-Sıradan biri değilsin. Bunu fark ediyorum. Ayrıca söylediğin işi yapan diğerlerine de benzemiyorsun. Hadi bunu da bir kenara bıraktım. Kendini ifade ediş biçimin... Üniversite öğrencisi falan mısın? Ne bileyim çok zorda kaldığın için mi bu işi yapmak durumunda hissediyorsun?

-Ne kadar da hazırsınız değil mi şablon hikayelere? Hayır, üniversite öğrencisi değilim. Öyle acıklı bir hikayem de yok. Yapmak istedim ve yapıyorum. Ayrıca sıradanlığı da sevmem. Bu benim işim. Bir kadın işi... Profesyonel bir iş... Buna uygun davranırım. Müşterimi ben seçerim. Ücreti ve sevişilecek yeri, sevişeceklerimin cinslerini de...

-Yani kendin gibi bir kadınla da mı yatarsın?

-Elbette, neden olmasın?

-Eşcinsel misin?

-Yok, hayır olmam da gerekmiyor? Sonuçta bu bir iş... Zevk almak değil, doğru yapmak önemli...

Kadın cümlesini bitirdikten hemen sonra içkisinden bir yudum alarak başını kalabalığa doğru çevirdi. Şişman Adam, önünde ki bira bardağını avuçları arasında eviriyor, dalgın gözlerle üstte birikmiş köpüğün küçük hareketlerini izliyordu. Uzaklardan bir yerden akordeon sesi geliyordu. "Nihavent taksimi." diye mırıldandı usulca. "Müzikle mi ilgileniyorsun?" diye sordu Kadın.

-Evet, bir aralar...

-Sen?

-Bir ara...

İkisi de mırıltı ile söylemişlerdi bu son sözleri. Birbirlerine bakmamışlardı bile. Kadın hala yanlarından akıp giden kalabalığı izliyor, adam ise dalgın, bira bardağıyla oynuyordu.

-Sormayacak mısın?

-Neyi?

-Neden dün reddettiğim halde bu gün...

-Hayır, gerek görmüyorum?

-Öyleyse sebepler seni pek ilgilendirmiyor.

-Aksine sebeplerle oldukça ilgiliyimdir. Sonucu belirleyenler onlar.

-O halde?

Kadın, başını kalabalıktan alarak Şişman Adam'a doğru döndü.

-Çünkü sebebini biliyorum.

Murat, bakışlarını sabitlemiş olduğu noktadan Kadın'ın gözlerinin içine doğru kaydırdı. Yüzünde yuvarlak, genişçe bir gülümseme belirmişti.

-Sen O'sun değil mi?

-Anlamadım.

-O kadınlardansın yani. Her şeye bir cevapları olan o insanlardan. Muğlak bir güven maskesinin altına gizlenip, pişmanlıklarını ve utançlarını bile meşrulaştırmaktan geri duramayan, özür dilemekten hayaletten kaçar gibi kaçan o insanlardan... Yani bütün mesele aslında buydu. Başından beri buydu. Ne oldu? Erkek arkadaşın falan mı terk etti? Ya da daha kötüsü, sen mi onu aldattın? Dur söyleme. Yakalandın. Başka biriyle yatarken yakaladı değil mi? Yahut yok, o kadar bile değil. El ele mi tutuşmuştunuz? Kendini haklı çıkarmalıydın? Başta söylemiştim sıradan bir insan değilsin? Suçu ona atmadın diğerleri gibi.

Şişman Adam gövdesiyle masaya iyice abandı. Yüz hatları gerilmiş, belirgin bir öfke hareketlerine hakim olmaya başlamıştı. Sesine verdiği belirgin bir tizlikle konuşmaya devam etti:

-Seni aldattım ama tüm müsebbibi sensin. Aldattım çünkü yeterince ilgi göstermedin. Aradıklarımı veremedin. Oysa ne kadar az şey istemiştim senden. Biraz ilgi, başımı dayayacak bir omuz... Ya da daha kötüsü: "Ben hala seni seviyorum." Bir an içindi, ihtiyacım vardı. Sen yoktun. Olman gereken yerde değildin. Benim de ihtiyaçlarım var...

Hayır! Sen böyle yapmadın. Bana kalırsa ses bile çıkarmadın. Muhatabının sana olan hakaretlerini büyük bir vakur ile dinledin, bekledin. Bitirmesini izledin. Sinirden duvarları yumruklamasını, kapıları çarpmasını... Ve sonunda ondan ve kendinden intikam alabilmek adına bu yola başvurdun. O yüzden bu kadar sıradan giyiniyorsun. Sıradanlığı fahişeleştiriyorsun.

Kadın şişman adamın tüm bu söylediklerini keskin bir kayıtsızlığın gölgelediği yarım bir tebessümle dinlemişti. Sonunda "Sanıyorum aldatılmışsın." diyebildi ve tekrar kalabalığa döndü.

Murat'ın yüzü kızarmış gözleri kısılmıştı. Bedeninden aşağı soğuk terler boşalıyordu. Yumrukları sıkılıydı. Kadının boynuna odaklandı. Sade düz bir tenin gerdiği uzun, biçimli, kadifemsi bir görüntüsü vardı. Birden hırslı bir çeviklikle onu kolundan yakaladı. Masanın üzerine buruşmuş bir tomar para artığı bırakıp hızlı adımlarla Kadını çekmeye başladı. Bir süre neler olduğunu kavrayamayan Kadın, kendine gelir gelmez şişman adamın önüne doğru daha hızlı adımlarla geçti. Artık ikisi de konuşmuyor, koşar adım otele gidiyorlardı.

Odaya girdiklerinde şişman adam Kadını yatağa doğru itti. Kadın elbisesinin yırtılmasından korkarak hızla tişörtünü çıkardı. Adam ayaktaydı. Bir an derince soluyarak Kadına baktı. Kadın pantolonunun düğmelerini açmaya çalışıyordu. Şişman adam saçlarından yakalayarak onu hızla çekti. Odanın solunda duran elbise dolabının kapağına doğru fırlattı. Kapağa çarpan Kadının pantolonu dizlerinin üzerine düşmüştü. Adam saçından tuttuğu Kadını bu kez otel odasının beton zeminine doğru fırlattı. Kadın sertçe yere çarpmıştı. Fermuarını açtı ve Kadının ardından kendini yere bıraktı.

İkisi de yerdeydi. Kadının iç çamaşırı ve pantolonu dizlerinin üzerinde, elleri başının altında kıvrılmış yatıyordu. Yüzünde belirli bir kayıtsızlık sezinleniyordu. Tepkisizdi. Gözlerini bazanın zeminine dikmiş derince nefes alıyordu. Şişman adam sırtını dolap kapağına dayamıştı. Gömleği pantolonun kenarından sarkmış; fermuarı hala açık yere bakıyordu. Gözleri dolmuştu. Kesik kesik nefes alıyor, nefesi hıçkırıklarla bölünüyordu.

-Özür dilerim. Yani ben hayvan değilim. Böyle olsun istememiştim. Nasıl oldu? Ben... Ben bilmiyorum... Konuşuyorduk... Öfkelendim tamam mı? Sana değil... Yani mesele sen değildin... Böyle değildi... Böyle olmamalıydı... Yani ben özür dilemek...

-Sorun değil. Bir şeyleri açıklamak zorunda değilsin. Bu açıklamalara ihtiyaç duymamak adına ödeme yapmıyor musun? Bu benim işim. Eğer bu bedeni bu şekilde kullanmak istediysen senindir. Ters ya da normal benim için fark etmez.

-Hayır, lütfen söylemek zorundayım ben daha önce... Yani asla... Bu insani değil. Ben... Ben...

Şişman adam hızla kendini odanın dışına attı. Gözlerinden engelleyemediği bir sel gibi damlıyordu yaşlar. Ağlıyordu. Bir süre lobide bu şekilde dikildikten sonra gözlerini kuruladı. Odaya girdi. Kadın, ayağa kalkmış tişörtünü katlıyordu. Pantolonunu ve iç çamaşırlarını katlayıp sandalyenin üzerine yerleştirmişti.

-Yatağa uzanmayı düşünüyorum. Ama zeminde diyorsan...

-Hayır, hayır giyin lütfen.

-Sabaha kadar diye anlaşmıştık.

-Evet biliyorum. Bak... Yani ben... Yani nasıl bu kadar kayıtsız olabiliyorsun. Az önce...

-Az önce olanlar benim adıma işimin bir gereği ve sonucuydu. Senin için ne ifade ettiği ise seni ilgilendirir.

-O halde giyin lütfen. Dışarı çıkıyoruz.

- Sen bilirsin.

Eylem yerinden ağır hareketlerle doğruldu. Duşa doğru gitti. İçeriden suyun akışının kesik tınısı gelmeye başladığında şişman adam yatağın kenarına oturmuş gözlerini kırpmadan paspasa bakıyordu.

Dışarı çıktıklarında nemli bir serinlik hala ıslak olan vücutlarının ürpermesine sebep olsa da ikisi de bunu kendilerine saklamış görünüyordu. Şişman Adam, Kadın'ın koluna girmiş Şişli istikametine doğru yürümeye başlamışlardı. Sıklaşan adımlarında şehrin uğultusuna inat beliren tıkırtıları Kadın'ın sesi bastırdı.

- Nereye gidiyoruz?

- Bilmem, düşünmedim hiç. Öylesine yürüyoruz işte yoruldun mu?

- Hayır, ama istikametsiz yürüyüşlere uygun adım tempolar tutmak severek yapabileceklerimden değil. Bir yere gittiğimi bilmeliyim bu beni rahatlatır.

- Öyleyse sen söyle nereye gideceğimizi. İşin aslı ben bu şehrin pek de yerlisi sayılmam ve şu anda düşüncelerimi dahi toparlamakta oldukça zorlandığımı bilmeni isterim.

- Beyoğlu'na gidelim.

- Sence bu saatte tehlikeli olmaz mı?

- Hadi, bir şey olmaz.

- Sen bilirsin.

Yokuş aşağı karanlık caddelerden inerken Kadın'ın belirli değişimler geçirdiğini, bakışlarındaki karamsarlığın yerini küçük, çocuksu parıltılara bıraktığını büyük bir hayretle izliyordu, Murat. Bir süre sonra dışarıya yayılan ışığın ardına gizlenmiş rengarenk kahvehaneye ulaşmışlardı. Murat, iç sokakların karanlığına sığınmış bu küçük kahveye hayranlıkla bakarken Kadın, önüne gelen ilk tabureye oturmuştu bile. Karşılıklı taburelerde sessiz geçen birkaç dakikanın sonunda Şişman Adam, Kadın'a doğru eğilerek "Ne kadar da şirin bir yer burası. Doğrusu bu caddelerde böylesi bir yerle karşılaşacağımı zannetmezdim." diye fısıldadı. Kadın, Murat'ın kulağına eğilerek sessizce: "Niye fısıldıyorsun? Burada kimse yok ki." diyebildi. Yüzünde alaycı bir gülümseme belirmişti.

Etraf gerçekten de sessizdi. Yürüyüş boyu kesik kesik beliren aksırıklar, insan kalabalıkları, yerlerini zamanla sessizliğin bulanık uğultusuna terk ederek yok olmuşlardı. Kahve boştu. İçeri girip oturdukları halde görünürde kimse de yoktu. Kapının solunda hafifçe tıslayan semaver ve iki kişinin solukları... Fakat Murat'ın dikkatini çeken şey bu tuhaf sessizlikten ziyade muhatabının belirgin bir biçimde ayırt edilen iç huzuru ve rahatlığıydı. Birkaç saat önce yaptığı şey aklından çıkmıyordu bir türlü. Düşündükçe ruhunun girdabına sıkışıyor, yutkunma isteğine eşlik eden boğulma benzeri bir hisle boğazını acıtıyordu.

-Sen hala orada mısın?

Bu ani soru Şişman Adam'ın irkilmesine sebep oldu. Ellerini çenesinin altına dayadı. Anlaşılmaz bakışlarla Kadın'ın yüzüne odaklanarak: "Eylem, şimdilik bunu unutmaya çalışıyorum. Kaçtığımı sanmanı istemem. Fakat doğru düşünmeliyim. O yüzden istersen bu konuyu başka zaman konuşalım. Daha sonra..."

-Hangi sonra?

-Yani başka sefere...

-Şimdi biz arkadaş mı olduk? Sanmıyorum. Daha sonra olmayacak.

-Aksine, bir sonra olacak. Senin kurallarına göre oynayacağız. Seni yarın gece de tutmak istiyorum.

-Güzel. Bir şeyleri anlamaya başlıyorsun. Fakat olmaz. Üst üste iki veya daha fazla gece aynı insanla birlikte olamam. Kurallarıma aykırı. Bu işin tuhaflaşmasını istemiyorum.

-Öyleyse öbür güne ne dersin?

-Sanmıyorum.

-Bak, ben İstanbul'a dört hafta için geldim. Biri bitti bile. O yüzden bu kadar acele ediyorum. Altında başka niyet arama. Sürekli farklı insanlarla olamam. En azından bu noktada tercihimi senden yana kullanmak istiyorum.

Kadın, bu son sözlerden sonra derin bir nefes aldı. Gözlerini karşıdakinin keskin bakışlarından kaydırarak kendi ayaklarına odakladı. Ayakkabısının kadife deseni tozlanmıştı. Diğer ayağının tabanı ile tozu silmeye çalıştıysa da ayakkabısını daha da kirletmekten başkaca sonuca ulaşamadı. Gözünü kirlenen ayakkabısından ayırmadan dalgın bir mırıltı ile "Olur." diyebildi.

Semaverin sevimsiz tıslamaları yerini acı bir düdük sesine bırakmıştı ki mutfağa bakan iç kapının gıcırtısı duyuldu. Yaşlı adam kasketini yan yatırmış, aksayan ayaklarının dingin temposu eşliğinde kapıdan çıkarak semavere yönelmişti. İkisinin de gözleri masada ki belli belirsiz desenlerin ayrıntılarına takıldığından olacak elinde iki bardak çay ile yanlarına kadar sokulan kahveciyi fark edememişlerdi bile.

-Hoş geldin bacım. Yeni demledim buyur.

Kadın fark edilir bir tebessümle çayı alarak "Hoş bulduk amca. Sen nasılsın?" diye cevaplasa da yaşlı adam anlaşılmaz mırıltılar eşliğinde elinde tuttuğu diğer bardağı da şişman adamın önüne koyup aynı ağır adımlarının temposunda yanlarından ayrıldı. Bir süre sonra kapının acı gıcırtısını bir kez daha duyduklarında kahve yine sessizliğin suskun taşıyıcılığını üstlenmiş görünüyordu.

-Burada mı çalışıyor?

-Hayır. Buranın sahibi. Uzun yıllardır işletiyormuş burayı.

-Biraz tuhaf geldi.

-Tuhaf olan ne?

-Burası, bulunduğu yer, dekoru, sessizlik...

-Sanırım haklısın. Ben buraya Med-Cezir diyorum.

-Med-Cezir?

-Evet, buraya ilk defa dün geldiğim de duygularım anlamsız bir salınım yapmıştı. Açıklayabileceğim bir şey mi bilmiyorum ama belki o salınımın etkisiyle aklıma bu isim geldi.

Şişman adam bakışlarını Kadından alarak boş sokağa çevirdi. Mırıltı ile "Salınım" diye tekrarladı. Pencerenin dışından boğuk aralıklarla kahkaha sesleri duyulmaya başlamıştı. Kadın "Birazdan sabah olur. Çıkalım." diyerek ayağa kalktı. Çay için biraz bozukluğu masaya bırakıp çıktılar.

Taksiye yaklaştıkları sırada Şişman, "Yarından sonra aynı yerde mi?" diye sordu. Telefon numarasını istemekten çekiniyordu. Ayrıca Kadında telefon gördüğünü de anımsamıyordu.

-Elbette, öbür gün aynı saatte, aynı yerde olurum.

-Şey... Nasıl söylesem... Şimdi gitmeden... Yani ücret... Aslında sokak ortasında da olmaz biliyorum ama...

-Sorun değil. Hem ikimiz de deneyimsiz sayılırız galiba. Beş yüz...

-Murat sıkılgan bir ifadeyle elini attığı cebinden çıkardığı paradan bir demet çekerek avucunun içine sakladı. "O halde görüşürüz." diyerek elini uzattı. Kadın gülümsedi avucuna sıkıştırılan paraya bakmadan yumruklarını sıktı. İnce bir selamlamadan sonra taksiye binerek oradan uzaklaştı.

****

Uyandığında akşam olmuştu. "Artık buna alışsam iyi olacak." diye düşündü. Pencereye yöneldi. Dışarıda sarı küçük lambaların ardında beliren tezgahlarında hummalı bir çalışmaya girişmiş kokoreççiler ve birkaç sakatatçı seçiliyordu. Duman kokuları sıcak havayla birlikte burnuna dolduğunda acıktığını hissetti. Üzerine, apar topar bir şeyler geçirdi, kapıya doğru yöneldi. Merdivenlerden iniyordu ki çopur suratı, kısa boyu ile yukarı doğru çıkan Necmettin Ağabey'i gördü. Sessiz bir adamdı. Ev sahibiydi. Birden aklına kirayı geciktirdiği geldi. Bunun için gelmiş olmalı diye düşündüğü sırada "Hoş geldin Ağabey." diye seslendi.

—Merhaba kızım. Aslında ben de sana çıkıyordum. Hani kusura kalmayasın, sıkıştırmak gibi olmasın da bu ay ki kira biraz gecikti. Benim de durumum pekiyi sayılmaz o yüzden...

—Asıl siz kusura bakmayın, paranız yanımda. Gecikme için özür dilerim.

Çantasının fermuarlı gözüne daldırdığı eliyle Murat'ın sabaha karşı avucuna sıkıştırdığı para demetini alarak ev sahibine uzattı. Ev sahibinin ağır hareketlerle saydığı parayı aynı ağırlıkta cebine yerleştirmesini izlerken, su işe bak diye geçiriyordu içinden. Bir gece ve bir kira...

—Kızım ev ile ilgili bir sorun yoktur inşallah.

—Yok ağabey, her şey yolunda

—İyi o halde ben müsaade alayım, hadi kolay gelsin.

—Sağ olasın, hoşça kal.

Eylem, hızlı adımlarla geçtiği sokağın karşısında ki küçük meydanda bir tezgahın yanına tünedi. Tezgahtaki adam bir robot seriliğinde, doğruyor, kesiyor, servis ediyordu. Bir süre onun ritmik hareketlerinin temposuna uyum sağlamaya çalıştıktan sonra, sıkılarak dürümünü sipariş etti. Bu gün çalışmayacağım diye geçirdi içinden. Bu gün benim tatilim. Dürümünü yedikten hemen sonra ağır adımlarla yürümeye başladı. Ellerini çocukça bir tebessümle bir önünde bir sırt hizasında birbirine vuruyordu. Kendini uzun zamandır ilk defa bu kadar huzurlu ve dingin hissetmeye başlamıştı. Başarmıştı. Günler, haftalar süren iç çelişkiler, huzursuz bekleyişler, tartışmalar ve belirsizlik sonunda bir sonuca ulaşmıştı. Gerçi beklediğinden farklı ve sert olmuştu, fakat bu da öngörebildiği bir sonuçtu. Kaldırımın kenarına ufak bir çalımla sıçradıktan sonra. Kendine güvenli adımlarında fark edilir bir çabuklukla Med-Cezir'e doğru yürümeye devam etti.




****




-Bak, Hatice biraz daha sabret. Arıyorum işte. Bir ev bulunca hemen taşınırsın. Hem biliyorsun her yerde kafamıza göre ev tutamayız. Yukarıdakilerin de gözü üstümüzde.

-Yukarıdakiler, yukarıdakiler tek duyduğum bu. Kim ki onlar? Siz de leş yiyorsunuz onlar da. Tek farkınız siz toprak üzerinde gidiyorsunuz, onlar uçuyor. Bizim köyde leş kargaları olurdu. Ölen hayvan oldu mu üşüşürlerdi. Onlar gitti mi de tarla fareleri dadanırdı. Herkes fareye söverdi. Oysa karganın da farenin de yediği bir değil mi? Aynı bok içinde yüzüyorsunuz ya neyse artık. İyi, beklerim biraz daha.

—Hatice, nasıl desem? Yani söylediklerimi düşündün mü? O konu hakkındakileri.

—Metin bak iyi adamsın. Yaptığın iş adına ne kadar iyi olunursa o kadar iyisin işte. Ama olmaz. Dediğin şeyler hayal. De ki hepsini başardık. Ama seni sevemem. Kimseyi sevemem. Benim yüreğim zaten dolu. Bir kişilik daha yer yok orada.

-Beni hemen sev demiyorum ki. Ama inan kötü biri değilim, zamanla beni sevebilirsin. Sen de biliyorsun bu işin sonu yok. İkimiz için de... Hem bir gün sana dokundum mu? Elimi sürdüm mü? Tam burası -eli ile kalbini göstererek- alev, alev kavrulurken, seni başka adamların altına sermek kolay mı sanıyorsun ha! Pezevenk diyorsun değil mi? Evet pezevengim! Namussuzum! Ama sana bir gün olsun pezevenklik ettim mi? Gavat olan altına aldığı karıyı başkasına peşkeş çeker. Ben bu yüzden sana dokunmadım bile. İçim yandı her gün. Seni ilk gördüğümden beri de yanıyor. Ulan, o herifler seni... İşte seni bu kadar seviyorum anlasana bu kadar!

Metin'in gözlerinden yaşlar boşalmaya başlamıştı. Omuzlarının sarsıldığı fark ediliyordu. Hatice masanın diğer ucundan uzattığı elleri ile adamın avuçlarını avuçlarına sığdırıp, "Hadi ağlama artık, gören de beni değil seni sikiyorlar sanır her gece." diyerek küçük bir kahkaha attı. Gözleri nemlenmişti. Çok geçmeden Metin de gözlerini elinin tersiyle iterek gülmeye başladı. Neden sonra "Çaylar nerede kaldı? Geç kalacağız." diye homurdanmasını Hatice bastırdı: "Sen de biliyorsun. Amca ne zaman getirirse o zaman içersin."

—Yahu ne bulursun ki bu kahvede? Adam daha kendini taşıyamıyor. Bir de servis yapmaya kalkıyor.

—Metin, sen beğensen de beğenmesen de burayı seviyorum. O yüzden otur ve çayını bekle. Gelir birazdan.

Pencerenin dışında ağır aksak adımlarla çiçekleri sulayan adamın ayak sesleri duyulduğunda semaverin metalik düdük sesi de kendini duyurmaya başlamıştı. Bir süre sonra elinde iki bardak çay olduğu halde yaşlı adam masaya yanaştı. "Buyur bacım, çay tazedir."

- Sağ ol amca, nasılsın bu gün?

- İyiyim bacım. Gördüğün gibi işte...

- Hadi o halde kolay gelsin sana.

Adam, Metin'in önüne çayı hiç konuşmadan bırakarak oradan uzaklaştı.

Çaylarını hızla içtiler. Kapıdan çıktıkları sıra da Hatice yaşlı adama dönerek, "Amca yine gelirim yarın, görüşürüz." diye seslendi. Kapının çıngırağının sesi boş kahve de birkaç kez yankılandı ve kesildi. Yaşlı adam semaverin altını kapatıp arkada ki odaya doğru yürüdü. Gıcırtılı kapı bir kez seslendi ve sustu.

Devam edecek yine... :)


4 Ocak 2018 Perşembe

Kadın 1. Bölüm...




Hayatımın en güzel ve çatlak yanına; Emine’me ithafen…

Sonunda pencerenin duman grisi çatlak pervazından süzülen loş ışık, genişleyen huzmesi ile yüzünü aydınlatmaya başlamıştı. Gözleri açıktı. Gece boyunca sarsan görüntüler göğsünü sıkıştırmış, nefes almasını güçleştirmişti. Sıkıntıdan alevcesine yanan ayaklarını ağır aksak taşıdığı banyoda suyla ıslatarak yarı kaygılı, yarı ümitli sabahı bulmuştu nihayet.

Saat beşi geçiyordu. Gardırobunu açtı. Elini sağ köşede asılı duran abiye kıyafete uzattı. Bir sene kadar önce dolanırken görmüş, birkaç gün sonra gizli kapaklı biriktirdiği parayla gidip almıştı mağazadan. Somon rengi üzerine yıldızlı bir gecenin sade şıklığını serpiştiren siyah bir kuşak işlenmişti elbiseye. Ani bir hareketle çekti elini üzerinden. Hayır dedi. Bu sıradanlaşmak olur. Kenarda duran haki renkli keten pantolonu ve ona uygun desenli bir penyeyi alarak giyindi. Topuklu ayakkabılar ile tamamladığı şıklığı karşısında inanmaz gözlerle kendine baktı. Uzun kahverengi saçları ve saçlarına uyumlu kocaman yeşil gözlerini hafif kemerli burnu gölgelese de kıvrımlı dudak yapısı yüzünün tüm güzelliğini ortaya seriyordu. Uzun boyluydu. Orta boylu bir ülkenin uzun boylu hezeyanlarını kurbanıyım diye geçirdi içinden. Boyu ile ilgili sürekli yapılan şakalar geldi aklına, gülümsedi. Kapıdan çıkarken dalgın gözleriyle aynadan süzdüğü siluetinde yeni hayatına dair bir merak ile merdivenlerden aşağı doğru yürüdü.

Az önce aydınlanan caddelerde tek tük insan siluetleri telaşlı adımlarla yürüyorlardı. Dede'nin kahvesinin hemen solunda ki caddeden yokuş aşağı yürümeye başladı. Sağında ki duvar boşluklarına ve kapalı kepenklerin huzurlu griliğine rastgele yapıştırılmış afişlerde kendine ait bir şeyler duyumsamak istediyse de yapamadı. Gözlerini kapatarak aşağı doğru adımlarını sıklaştırdı. Biraz önünde duran kültür evinin kantini açılmıştı. Mahmut ağabey açmıştır diye düşündü. Yüzüne engelleyemediği bir tebessüm gelip kondu. Severdi Mahmut ağabeyini. Sivaslıydı, ağabeyi otuzunu geçeli bir hayli olmuştu. Sürekli kahverengi şapka takar, yeşil yelek giyerdi. Esmerdi. Az konuşurdu. Yüreğini sıkıştıran bir şeyler oldu mu ilk ona koşardı bir zamanlar. En çok onu özlemekten korkuyordu. Kantinin önüne yaklaştığında bir umut merdivenlere yöneldi. Camın ışık alan bölümünden şapkasını görmüştü. Kapıya doğru birkaç adım atıp eğildi.

-Merhaba Mahmut Ağabey, Günaydın...

Kırgın bir mahcubiyetle gülümsüyordu. İçeri doğru bir adım daha attı. Tezgâhın ardındaki, iri yarı vücuduyla öne doğru eğildi. Yüzünün karardığını görür gibi olmuştu. Sert bir ifadeyle yutkunarak bağırdı:

-Çık dışarı! Artık burası sana yasak. Defol buradan! Defol!

Bağıran, arkasını döndü. Sessice eğip vücudunu küçük lastik bir tabureye tünedi. Sırtı titriyordu. "Ağlıyor mu" diye geçirdi içinden. Ağlama demek için eğildi. Kollarını uzattı. Ama yapamadı. Bunun yerine hafifçe ayağını eşikten çekip merdiven yukarı yürümeye başladı. Gözleri dolmuştu. Tenha sokaklarda yankılanan topuk seslerine karışan bir fısıltıyla Hoşça kal Mahmut Ağabey diyebildi.

Güneş artık tepeye iyiden yükseldiğinden saatine baktı, on biri geçiyor dedi hayretle. Neredeyse dört saattir yürüyordu. Hava ısındığından gölge bir yer bulma umudu ile çevresine bakındı. Beyoğlu'nun arka sokaklarındaydı. Dümdüz yürümeye devam etti. Hemen ileride dönünce bir kahvehane gördü. Önünde küçük saksılarda rengârenk çiçekler boy gösteriyordu. İç duvarları erguvani, tabureler parlak renkli ve plastikti. Elinde tepsiyle çayları dağıtan; iri yarı, esmer, pos bıyıkları olan kasketli bir adam tüm yaz sıcağına rağmen uzun kollu gömleğini pamuklu bir yelekle sarmalamıştı. Bu rengârenk kahve ve kahveci arasında ki tezat gülümsemesine sebep oldu. Burada soluklanabilirim diye geçirdi içinden. İçeride bir sehpanın etrafına tünemiş dört adamdan başkası görünmüyordu. Bir an için caddeye oturmaya yöneldiyse de son anda içeri girmeye karar verdi. Cam kenarında bir tabureye oturup caddeyi izlemeye koyuldu. Köşede ki masada hararetli bir tartışmaya girmiş olan dört kişinin seslerinin birden kesilmesi ile irkildi. İçerde kahvecinin telaşsız adımları ile birbirine karışan nefes seslerinden başka hiçbir şey duyulmuyordu. Elini ensesine dayadı. Küçük parmakları ile saçlarının arasından herkesin fark edebileceği şekilde bir tur attıktan sonra sol bileğini hafif bükerek masaya doğru eğildi. Sırıtkan bir şuhlukla belinde ki penyenin yükselmesini ve pantolonu ile penye arasında kalan çıplak alanda biçimli ve pürüzsüz cildinin tüm ayrıntılarının kusursuz sergilenmesini sağladıktan sonra tekrar vücudunu dikleştirdi. Doğru yer ve zaman değil diye düşündü. Sesine belirgin bir sertlik katarak bir maden suyu istedi. Kahveci yumuşak bir edayla başını eğerek dolaba doğru yürüdü. Yan masada ki sesler tekrar belirginleşmeye başlamış, tartışma hararetini bıraktığı yerden ele almıştı.

Bu sınama iyi oldu dedi içinden. Sanırım hazır mıyım sorusunun cevabını vermeyi başardım.

-Buyur bacım.

Maden suyu renkli bir su bardağının içerisinde önüne koyulmuştu. Bir yudum aldı. Kahveciye bakarak: Amca otur istersen diyebildi. Adam belirgin bir mahcubiyetle hemen önünde ki tabureye oturdu. Gözlerini gözlerine dikerek, "Bir şey mi diyecektin" diye geveledi. Sesi titriyordu.

-Amca burası senin mi yoksa yalnızca çalışıyor musun?

-Benimdir bacım. İstanbul'a ilk geldiğim sene çalışmaya başladıydım burada. İyi bir ustam vardı Allah rahmet eylesin. Karslı, hemşerim. O da benden kırk beş sene evveli gelmiş bu şehre. Çalışmış didinmiş burayı satın almış. Gençliğinde hovardaymış rahmetli, ne kazandıysa içkiye, kumara affedersin bir de aha şu arka sokaklarda karıya kıza yedirmiş. Elinde bu ufak dükkândan başka hiçbir şey kalmamış. Onu da satacakmış ya bir kadına âşık olmuş.

Yaşlı adam bir an için irkildi. Etrafına bakındı. Sonra kızı süzmeye başladı. Hareketlerinden onu rahatsız eden bir şeyler olduğu anlaşılıyordu. Alt dudağını hafifçe büzerek,

-Bacım kusura bakma, sen bir şey diyecektin herhalde ben böyle birden konuşmaya başlayınca se....

-Yo! Amca ne demek lütfen, ben yalnızca konuşmak istiyordum. Hem merak ettim yarım bırakma anlatacağın şeyi. Böyle daha çok meraklandırıyorsun beni.

Ne bileyim bacı. Hani ölmüşün ardından... Hem ne seni ne de beni ilgilendirmez ki. Yaşlılık işte. İnsan bu yaşa gelince bildiği birkaç şeyi de tellendirip anlatmak istiyor. Cahil adamız biz. Kendimizi derya biliriz ya sen yine de kusurumuza bakmayasın.

-Yok, amca kusura baktığım yok. Neyse sen galiba anlatmayacaksın bana hikâyenin sonunu. Sonuçta burası senin. Peki, sen mi boyadın burayı böyle rengârenk, hem bu çiçekler çok güzel olmuş ilk defa böyle bir kahvehane görüyorum. Onu soracaktım sana.

-Yok, kızım, bir hanım yaptı burayı. Bundan otuz sene evveli. Ben de her sene bakar, tamir eder bu çiçekleri de sular dururum. Bana emanettir.

-Karın mı?

Yaşlı adam gözlerini soda dolu bardağa dikti. Alt çenesi titremeye başlamıştı. Tüm damarlarının solucanımsı çıkıntılar yaptığı kavruk ellerini masadan çekerek dizlerine dayadı. Gözlerini diktiği bardaktan hiç ayırmadan sendeleyerek doğruldu.

-Sokağa güneş vurdu, çiçekleri gölgelemek lazım. Bir isteğin olursa seslen.

Gözlerini bardaktan uzaklaştırarak ağırca arkasını döndü ve kapıya doğru birkaç adım attı. Neden sonra başını kıza çevirip, ben evlenmedim kızım. Karım yoktur diyebildi.

Bir süre yaşlı adamı izledikten sonra masaya sodanın parasını koyarak kapıdan dışarı çıktı. Yaşlı kahveci ağır aksak adımlarla hala saksıları gölgeye taşıyordu.

-Amca parayı masaya bıraktım. Hadi kolay gelsin.

-Uğurlar ola.

Aşağı doğru yürümeye devam etti. Bir süre sonra köprüye ulaşmıştı. Gözleriyle çevreyi süzdü. Burası olmaz diye düşündü. Kendisine saygısı olan hiçbir kadın kullanmamalı buraları. Suyun mavi akışını izledi. Balık tutan insanların sabırlı bekleyişinde huzur bulabileceğini düşünmüştü. Uzunca bir süre onları süzdükten sonra geçen zamana acıyıp tekrar Beyoğlu tarafına doğru yokuş yukarı yürümeye başladı.

Akşam oluyordu. Çevresinde ki kalabalığın arık içindeki suyun sabit devinimi gibi aktıkları yönü izleyerek ana caddeye çıktı. Hızlı adımlarla yürüyordu. "Buradayım. Peki, şimdi ne olacak?"

Son bir aydır her gece tekrarlarla kafasında canlandırdığı sahneleri gözünün önüne getirmeye çabaladı. Ara sokaklara daldı. Daracık sokaklarda küçük masalara tünemiş binlerce insanın arasından dik, kendine güvenli adımlarla yürüyor fakat harekete geçmek için doğru bir an yakalayamıyordu. Tüm vücudunun terlediğini hissetti. Bir bara oturup karşıda ki aynadan kendine baktı. Saçları dağılmış makyajı yer yer silinmeye başlamıştı. Ter rimelini dağıtmış yanağına küçücük yollar armağan etmişti. Bu böyle olmayacak diyebildi. Tuvalete gitti. Saçlarını düzeltti, makyajını tazeledikten sonra aynada kendini iyice süzdü. Hadi dedi. Kır zincirlerini. Dışarı çıktı. Gözleriyle masaları süzüyordu. Sağda ki masada beyaz tenli kızıl sakallı bir genç oturuyordu. İçi ısınmadı. Biraz daha ilerleyince oldukça kilolu, esmer bir adam dikkatini çekti. Çantasını masanın üzerine yaslamış, bir elinde tuttuğu bira bardağına dalgınca bakınıyordu. Caddenin karşı tarafından beş dakika kadar onu süzdükten sonra kararını verdi. Omuzlarını silkti ve masaya yaklaştı. Adamın tam karşısında duran sandalyeyi kendine doğru çekerek "Oturabilir miyim?" diye sordu.

Kilolu adam bir an için sendeledi, kadına doğru bakarak "affedersiniz, bana mı söylediniz?" diyebildi.

-eğer bir mahsuru yoksa size söyledim. Oturabilir miyim?

Adam çevik hareketlerle doğruldu. Bardak altlığını kendi tarafına çekerek elleriyle kadının zaten elinde tuttuğu sandalyeye doğru beceriksiz birkaç hamle yapmaya çalışarak "E.. e... elbette. Oturun lütfen, buyurun, buyurun!" diye seslendi. Kadın ağır hareketlerle sandalyeyi ayakları altına çekti ve adamın tam karşısına oturdu.

-Merhaba ben Eylem.

-Merhaba, adım Murat. Siz... Şey... Yanlış anlamayın ama burada mı çalışıyorsunuz?

-Yo hayır, geçiyordum, sizi gördüm oturmak istedim.

-Ooo! Pekâlâ, o zaman size bir bira ısmarlayabilir miyim?

-Sizinle karşılıklı içmekten zevk alırım Murat Bey, fakat kendi biramı kendim öderim.

Bu sözleri söylerken sandalyesini masaya biraz daha yaklaştırıp vücuduna dik bir konum vermeyi de ihmal etmemişti.

-Affedersiniz, lafın gelişi söylemiştim. Yani elbette bira ısmarlayabilirim. Lafın gelişi derken buna niyetli olmadığım anlamına gelmesin. Tabi yine... Yani pardon... Niyet derken de hani gördüğü her bayana bira ısmarlamaya kalkan... Şey bu da olmadı... Yani söylemek istediğim...

-Lütfen açıklamaya çalışmayın ne demek istediğinizi anlıyorum. Özür dilemenize de gerek yok ayrıca. Üstelik sizin lügatinizde en centilmen ve doğru görünen davranışınızdan dolayı özür dilemek zorunda kalmayın. Hem sadece bir bardak bira için bu kadar konuşmakla bence daha büyük bir suç işlemenin eşiğindeyiz.

Kadın bu son sözleri söylerken gülümsemişti. Adam da bir an için gerginliği üzerinden atarak yüzüne yayılan mahcup sırıtışla kadına katıldı.

-Ne bileyim şaşırdım bir an. Yani kolay kolay hiçbir kadın erkeğin masasına yaklaşıp da... hele bu kişi bensem... Yani kendime güvenmediğimden ya da buna layık görmediğimden değil, öyle anlamayın. Benim demek istediğim...

-Murat, -Size Murat diye sesleniyor olmamda bir sakınca yoktur umarım.-

-Elbette buyurun.

-Yine aynı şeyi yapıyorsun. Bir şeyleri açıklamaya çalışmana gerek yok. Ayrıca biz burada savaş halinde değiliz. Basit bir ticaret için bir araya geldik hepsi bu.

-Ticaret mi? Nasıl? Yani ne? Pardon kastettiğim ne ticareti? Yani siz şey mi? Hani yani... Öyle mi?

-Lafı geveleme Murat orospu mu demek istiyorsun?

-Şey asla. Ben böyle bir tabir kullanmam. Yani özür dilerim. Kendi mi nasıl affettireceğimi bilmiyorum. Ticaret falan deyince sizi bir an için... Çok, çok özür dilerim. Affedin lütfen?

-Affedecek bir şey yok Murat bir şey söylemedin.

-Ama bir an için öyle düşündüm.

-Düşünmek suç değil.

-Hayır ama...

-O halde lütfen. Hakkımda düşündüklerin seni suçlu kılmaz. Ayrıca tam olarak yanıldığın da söylenemez. Ama eğer bana orospu diyeceksen...

-Hayır, hayır. Dediğim gibi öyle olsaydınız bile bunu söylemezdim.

-O halde yanlış bir şey yok şimdilik aramızda. Yine de söylemek isterim ismini baştan nasıl koyarız bilmiyorum ama ben tüccarım aslında.

-Pazarlamacı falan mısınız?

-Öyle de denilebilir.

-Ha, anlıyorum o halde. O yüzden geldiniz yanıma. Bir şeyler pazarlamak için. Neyse bir yandan sevinmedim diyemem ama bir yandan da üzüldüm bu duruma.

Şişman adam tekrar önünde ki bira bardağına Kadının onu ilk gördüğü andaki dalgın bakışlarıyla bakmaya başladı. Az önceki heyecanını kaybetmiş görünüyordu. Yüzünde ki heyecanlı kızarıklık yok olmuş, rengi esmer solukluğunu tekrar kazanmıştı. Üstelik birkaç andır hareketlerinde beliren beceriksizlik de yerini dingin bir ağırlığa terk etmişti.

Kadın birasından bir yudum alarak etrafı süzmeye başladı. İkisi de bir an için birbirlerinden bağımsız bir dünyaya dalmış gibiydiler. Etrafta ki hayat hızla akıyor caddeler boyunca insan kalabalığı, hiç durmamacasına hareket ediyordu. Kalabalığın uğultusu arasında naif bir sessizliğin dinginliğini yaşıyordu, Eylem. Hayat böyle ne kadar da güzel diye geçirdi içinden. Birbirini tanımayan kalabalıkların karınca yolu boyunca çarpışmaları, dokunmaları, sürtünüp tekrar ayrılmaları... İzlemekten zevk aldığı bir sahneydi bu. Çocukluğunda evinin beyaz badanası arasında ki çatlaklarda yürüyen karıncaları izlemekten de böyle zevk alırdı. Karıncalara isimler takardı. Onları birbirlerine karıştırmamak adına her ayrıntılarını izler fakat yine de isimlerini birbirine karıştırırdı. Daha sonra onları yüklerine göre sıfatlandırmaya başladığını hatırlıyordu. Yaprak taşıyan bir tanesine, yaprak, pirinç taşıyan diğerine de pirinç derdi. Bir an olurdu ki yapraklar ve pirinçler değişiverir, yine isimler kafasında allak bullak olurdu.

O heyecanıyla ortaokula giderken harçlıklarından biriktirdikleri ile "Karıncalar" adlı bir kitap almıştı. Kitabı okumaya başladıktan sonra karıncaların doğalarını saran bütünlüğü görmüştü. Mesela diyordu kitap, bir karıncayı ezdiğinde kendisi acı duymakla kalmaz, salgıladığı kimyasal sayesinde onu koklayan diğer karıncalar da aynı anda çığlık atmaya başlarmış. . O zaman karar vermişti aslında karıncaların sonsuza dek yaşadığına. Boşuna ad koymaya çalışmıştı yıllar boyu. Aynı insana farklı isimler koymaya çalışmak kadar anlamsızdı çünkü. En sonunda tüm karıncalara tek bir isim koydu: ......

Şimdi şişman adamın masasında kendi birasını yudumlarken çevresinde ki insanların isimlerini düşünmeye çalışıyor, onlara yeniden isimler veriyordu. Uğultulu kalabalığın sessizliğini Murat bozdu. Gözlerini bardağından ayırmadan

-Peki, ne pazarlamak için gelmiştiniz.

Bu ani soru karşısında sendeleyen Kadın gözlerini kalabalıktan alarak şişman adama doğru çevirdi. Geçen zamanın yeni farkına varıyor gibiydi. Cesaretini toparlamak için bir süre bekledi. Elinde ki bardakta kalan son yudum birayı da hızla diktikten sonra, gözlerini adamın gözlerinin içine dikerek:

-İnsan bedeni pazarlıyorum. Kadın bedeni, elbette şimdilik yalnızca kendi bedenimi...

Bu sözleri söyledikten sonra başını yine caddeden durmamacasına akan kalabalığa çevirdi. Durgun gözlerle onları izlemeye koyuldu.

Şişman adam duydukları karşısında bir an için dona kaldı. Böyle bir cevap beklemiyordu. Göğsünün ortasından aşağı doğru bir şeylerin çekildiğini hissetti. Cevap vermek istiyor fakat ne söylemesi gerektiğini, ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Kısaca hayır diyebilir, Kadını masasından kibarca uzaklaştırabilirdi. Ama bunu istemiyordu. Yahut Kadınla pazarlığa oturur, onu kaldığı otele götürebilirdi. Oysa bunu da istemiyordu. Duygularının kekelediğini hissetti. Kadını boydan aşağı süzdü. Sade bir giyim, sade bir makyaj. Uzun boyu ve yeşil gözlerinin betimlediği bedeninde uzun kahve saçları aynı sadelikle savruluyordu. Bu Kadın nasıl fahişe olabilir diye geçirdi tekrar.

-Yani o zaman siz, sen, şey hayat kadınısın. Söylemeye çalıştığın tam olarak bu mu?

Kadın bakışlarını tekrar şişman adama çevirdi. Yüzünde ciddi bir ifade belirmişti.

-Hayır, Murat, az önce belirttiğim gibi, ben kendini, daha iyi bir ifade ile bedenini pazarlayan bir tüccarım. Ne bir orospu, ne bir fahişe ne de bir –o ne demekse- hayat kadınıyım. Bunlar yaptıkları alışverişi meşru görmeyen insanların alışveriş erbabına taktıkları gayri meşru isimlerdir o kadar.




-Bir saniye sen şimdi şey mi demek istiyorsun?

-Marketten ekşi, küflenmiş peynir alır mısın Murat? Hadi kazara aldın diyelim, kime yedireceksin? En iyi ihtimalle geri götürüp yenisiyle değiştirir, hatta paranı geri istersin. Hızını alamazsan bir de okkalı küfür savurursun.

-Evet ama...

-O anda kimsenin sana itiraz edeceğini, karşı çıkacağını düşünmezsin. Adil olan da budur. İyi de Murat, sana ekşi gelen peyniri sürekli alıyor, arkadaşlarına tavsiye ediyor, bir yandan da zevkle tüketiyorsan sence burada bir riya yok mu? Buna başka bir isim takmamız gerekmez mi?

-Fahişe ben mi oluyorum bu durumda?

Şişman Adam kırmızıya kesmiş ensesini önündeki peçete ile kuruladı.Ne diyeceğini bilmez bir halde Eylem'in gözlerinin içine bakıyordu. Bir an için boğazının kuruduğunu hissetti. Bardağı boşalmıştı.Garsona seslenerek bira istedi. Neden sonra kadının da bardağının boşalmış olduğunu fark ederek ikinci bardağı söyledi. Eylem hala onun gözlerinin içine bakıyordu. Adam, bakışlarını kadından kaçırarak söylediği ikinci bardak biraya kaydırdı. Sanki bu daha az köpüklü diye düşündü. Ardından irkilerek pardon diyebildi. Ben söyledim ama hani eğer isterseniz parasını siz ödersiniz ya da içmezseniz ben de içebilirim. Emrivaki gibi bir şey olmasın. Anlık bir dalgınlık işte! Kadın, bardaktan doluca bir yudum içerek teşekkür ederim diye yanıtladı. Aslına bakarsanız oldukça susamıştım.

Ortalık bir anda yine kalabalığın sessiz gürültüsüne teslim olmuş gibiydi. Kadının kendinden emin kesin cümleleri ve Şişman Adam'ın gözlerinin içine yönelen bakışları karşıdakini baskılıyor, isterik bir hayranlığa yol açıyordu. Şişman Adam derinden sarsıldığını hissediyor, gözlerini kadının vücudunda gezdirerek kıpırdamadan duruyordu. Aslında o an için herhangi bir şey düşünmüyordu.

Neden sonra midesinden yukarı doğru bir yanmanın nefes almasını güçleştirdiğini fark etti. Solukları daha kesik ve sesli çıkmaya başlamıştı. Yumrukları ve tüm bedeninde bir gerilme hissetti.Kadın, karşıda ki adamda fark edilir biçimde tanık olduğu bu değişimlere aldırmıyor görünüyordu. Sanki bunun böyle olacağını bilir bir hali vardı. Muhatabında ki bu durgun ve emin tavır Şişman Adam'ı iyice çileden çıkarmaya başladı. Öfkeleniyordu: Laf kalabalığına getirip asıl gerçeği gözden kaçırabileceğine inanıyor. Gerçek şu, o para karşılığı insanlarla beraber oluyor.

-Peynir ekşi.

-Efendim

Şişman Adam farkında olmadan dudaklarından dökülen cümlenin sorumluluğunu almaya karar vererek sesini yükseltip konuşmaya devam etti.

-Sonuçta adına ne dersek diyelim değişmeyen tek bir gerçek var değil mi? O peynir ekşi.

-Güzel düşünce. Peki, Murat o peynir kimin için ekşi?

-Bir saniye. Sen de yapıyorsun.

-Neyi yapıyorum?

-Kelime oyunları ardına sığınıyorsun.

Karşı masada ikisi siyah tişört giymiş uzun saçlı, biri de yeşil şortlu kısa saçlı iri yarı üç adam oldukça yüksek perdeden bir şeylere gülüyorlardı. Bir an oldu ki Şişman Adam onların kendilerine güldüğünü düşündü. Fakat kısa sürede bu düşüncesinden kurtularak kızın sözlerine odaklandı.


-Sence peynir onlar içinde ekşi olacak mı? Yani sonuçta birinden diğeri bu peyniri tadacak değil mi?

-Bak bu peynir sohbetinden hoşlandığım pek söylenemez. Kısa kesiyorum: Peynir ekşir. Çünkü bakteri üretir. Yani Eylem, bu pis bir iş ve beni rahatsız etti.

-Bu peynir senin için yeterince ekşi. O halde ben kalkmak durumundayım. Tanıştığımıza sevindim güzel sohbetti.

Eylem sandalyeden kalkarak kasaya doğru yöneldi. Hesabı ödedikten sonra sokağın aşağısına doğru kalabalığa karışarak gözden kayboldu. Şişman Adam masada yapayalnız kalmıştı. Kadının gittiği cadde aşağısına doğru göz ucuyla bakıyor, geri dönüp dönmeyeceğini anlamaya çalışıyordu. Geri gelmeyeceğine ikna olduğunda göz kapaklarında dayanılmaz bir ağırlık hissetmeye başladı. Yüzü kızardı. Göz bebekleri acıyordu.Uyumam lazım diyerek masadan kalktı ve kaldığı otele doğru ağır adımlarla yürümeye başladı.

Gece, ışıklarla delik deşik edilmiş gövdesinde hala keskin bir örtünün vakur ağırlığını yüklenerek akmaya devam ediyordu. Nevizade'den yukarı doğru adımlarını sıklaştırdı. Sağlı sollu masalara serpiştirilmiş kalabalığı görmüyordu bile. Aklı şişman olanla yaptığı tartışmada kalmıştı. 




Hatice




Diyarbakırlıydı Hatice. Ona sorarsanız köyünün en güzel kadınıydı da. Köyün delikanlıları az kesmemişti onu pencere önlerinde. Az türküler yakılmamış, maniler okunmamıştı onun için. Daha on dört yaşında taliplileri bir bir kapıya dayanmıştı da hak amcaoğlunundur diye vermemişti babası. Onun oralarda gelenektir çünkü. Kadın önce amcaoğlunun hakkıdır. Hoş, diyordu Hatice "benim de gönlüm amcaoğlumdaydı ya. Ali'ydi adı. Fidan gibi çocuktu. Esmer güzeli... Gözlerinde görüyorsun ya şu benim sürdüğümden vardı. Doğuştan sürmeliydi yani. O da beni severdi. Şehre her gittiğinde bir hediye ile döner gizliden ulaştırırdı bana. Bu muskayı hala saklarım. Boynumdadır. Yalnız iş sırasında çıkarırım. Allah korkusundan da değil ha. Ben Allah'ı ne yapayım. O bizi çoktan unutmuş zaten. Ama hatıradır. Bana ondan kalan tek şeydir. Arada bakar da köyümü düşlerim. Onu düşlerim.

Bizim köyde bir milis vardı o zamanlar. Şehmuz'du adı. Bu Ali'nin dayıoğluydu. Örgüte çalışırdı. Siz buralarda bilmezsiniz ya, o zamanlar köylerden vergi alırdı örgüt. Herkes malına göre belirli bir vergi öderdi. Para, hayvan, un artık ne varsa... İşte bu milisler her köyde olur bunları teslim ederdi örgüte. Bu Şehmuz aşağı köye de bakardı. O zamanlar orada Kete Halil yaşardı. Varlıklı, zengin bir adam... Şehmuz, Kete'nin malını gizlediğini, örgüte vergi vermediğini rapor etmiş. Bunun üzerine örgüt de köye inmiş, Kete'yi bulup cezalandıracak. Ama nasıl olduysa Kete Halil bir yerden haber alıp önceden köyü terk etmeyi başarıyor. Örgüt de onu bulamayınca ibret olsun diye oğlunu çıkarıp köy meydanında vuruyor. Kete, oğlunun acısına dayanamayıp devletle anlaşıyor. Korucu başı oluyor. Tüm ailesi, aşireti de korucu... Korucu başı Halil'in ilk yaptığı şey Şehmuz'u devlete ihbar etmek.

O günü hiç unutmam, köye büyük panzerlerle askerler geldi. O zamanlar çok sık gelirlerdi ama ilk defa bu kadar kalabalık gelmişlerdi. Herkesi köy meydanında topladılar. Köyün imamı camiden anons ediyordu, herkes meydana diye. Bir Yüzbaşı vardı. Muğlalı. köylü meydana toplanınca aracından indi. Çok öfkeli bir hali vardı. Elinde tahta bir sopa tutuyordu. Önce Şehmuz'u aldılar meydandan. Sonra asker emredince muhtar, Şehmuz'un ailesinde ki tüm erkekleri bir bir yüzbaşıya göstermeye başladı. Yüzbaşı muhtarın her gösterdiğini yanına getirtiyor, elinde ki sopayla artık neresine gelirse bir tane vuruyor, yere yığılanı da asker alıp kamyona atıyordu. Daha sonra nasıl olduysa bu Ali'nin küçük kardeşi, Mehmet atıldı Yüzbaşı'nın önüne. Sopayı tutmaya mı çalıştı ne? Tam göremedim. Yüzbaşı onu da kamyona atmalarını emretti. Kamyon hareket ettiğinde tüm köy bakakaldık ardından. Zaten bu onları son görüşümüz oldu. Hiç biri dönmedi bir daha geri. Köylüler karakola falan başvurdularsa da Yüzbaşı onların serbest bırakıldığına dair bir yazı gönderdi hepsi bu. Ali kardeşinden bir daha haber alamayınca acısına dayanamadı. Bir akşam bana gizlice gelip bu muskayı verdi. İşte burama da –Sol göğsünün üstünü göstererek- bir öpücük kondurup gitti. Örgüte gitti dediler. Onu bir daha göremedim.

Çok ağladım o gidince. Yataklara düştüm. Ne ettiler ne yaptılarsa iyileştiremediler beni. Adım marazlıya çıktı köyde. Artık öyle talibim de kalmamıştı. Bir ara köye bir simsar geldi. Bingöllü, gri gözlü, şeytan gibi bir adam... Yanında da bir ziraat mühendisi vardı. Beni görmüş, beğenmiş. Babama iki kuruş para, altın falan verdi. Bizimkiler de batılıdır, mühendistir, bu marazlının hayatı kurtulur diye düşünmüş olacaklar ki sorup soruşturmadan verdiler hemen. Meğer anlayacağın bu zaten böyle bir şebekeymiş. Mühendis kılığında hayvan simsarları ile köylere gelir. Taze sermaye kaldırırlarmış İzmir'e, İstanbul'a. Oralarda kadın soyuna kıran mı girdiyse! Sonrası işte gördüğün gibi... İki sene İzmir'de çalıştırdılar. Ama çok tanıyamadım şehri. Neredeyse sokağa hiç çıkarmadılar beni. Sonrası İstanbul... Hoş burada rahatım yerinde. Gündüzleri geziyorum, denizi izliyorum. Bir de şu hasretlik olmasa... Alıştım anlayacağın.

Gözleri dolmuştu. Odanın loşluğunda etraf pek seçilemiyordu. Sağına döndüğünde yanındaki bıyıklı esmer adamın ağzını genişçe açarak uykuya daldığını gördü. İkisi de çıplaktı. Yataktan rutubet benzeri küf kokusu yükseliyordu. Adamın organının üzerinde içi dolu kondom sarkmış, kenarlarından damlatmaya başlamıştı. "Ulan bari şunu çıkarıp uyusaydın" diye serzeniş de bulunduysa da hafifçe elini atıp çekip aldı ve kenarda ki plastik kovaya fırlattı. Kalkıp üzerini giyindi. Muskayı çantasına yerleştirmeden son bir kez baktı. Yatağın yanına gidip adamı dürttü. "Aşkım, aşkım kalk ben çıkıyorum. Parayı ver sonra uyursun." Adam uykulu gözlerle etrafa baktı. Bir an için kırmızı loşluğun aydınlattığı odada etrafını tanıyamadıysa da pantolonunu eline aldı. Cebinden parayı çıkarıp kadına fırlattı. Daha sonra kendini bıraktığı yatağında aynı kaygısızlıkla uyumaya devam etti.

Hatice otelin dar merdivenlerini takip ederek, giriş bozması lobiye indi. Aşağıda gri ceketi üstünde, beyaz yakasız gömleği içine gömülmüş, esmer tenli, kır saçlı Metin'i gördü. Yanına kadar gidip aldığı paradan bir kısmını uzattı. Adam uykulu ağır hareketlerle parayı alıp pantolonunun cebine yerleştirdi.

-Bu gece yeterli sanırım, gel seni evine bırakayım. Neredeyse sabah olacak.

-Gidelim, gidelim de Metin, ben artık o eve dönmek istemiyorum. O kokoş orospulara tahammülüm kalmadı gayrı. Hani bana uygun yeni bir ev tutacaktın? Tek başıma yaşayabileceğim...

-Tamam, hayatım bakarız, vakit olmadı. İstersen sen de arada gündüzleri çık bir bak. Uygun ev bulursan haber ver. Hem bana bak, yukarıda ki canını falan yakmadı değil mi?

-Yok lan! Yapamadı bile cins. Dakka bir gol bir... Sonra da uyuya kaldı. Zafer kazanmış komutan edasında. Kıçımın kumandanı...

-Kızım hayat zor. Millette bir ton dert var. O kadar geçim sıkıntısı arasında mal mı işler?

-İşlemeyen mal için para atabiliyor ama! Aman boş ver neyse ne... Çıkalım hadi boğdu artık burası.

-Devamı Gelecek :) -







30 Aralık 2017 Cumartesi

Ne İşler Açtın Başıma...



Sevgilim İyiki Doğdun...

Ele gonca açan yar
Sana konan uçar bir gün
Balın peteğe düşmeden
Zemherisi solar bir gün

Üstümüze düşen toprak
Yar olur sarar bir gün
Göğsümüzde yeşil yaprak
Ilgın olur tozar bir gün

Koynuna yar da koynuna
Cemre olur düşer bir gün
Ne işler açtın başıma
Toprak söyler ağlar bir gün

Söz-Müzik: Vuslat AKTEPE

22 Ağustos 2017 Salı

Tohum...


-Hayat arkadaşım, biricik dostum, eşim Emine'me-

Fesleğen sür kollarına,
bahçalardan gel.
Sevdalar sal boz ırmağa,
kanı yuğ da gel.

Bana bir türkü
Özleme erer
Rüzgarı sarar
Ezginle gel

Issız gecelerden gel,
ay ışığı ser.
Başaklarla sulanan ter, 
tohumunu ver.

Bana bir umut
Yarına değer
Tohumu çatlar
hasatınla gel

Söz-Müzik: Vuslat AKTEPE

22 Şubat 2017 Çarşamba

Tanrıyı Öldürmek...



Biliyor musunuz ne yapmalı ilk olarak
hani o büyük günden sonra
Önce tanrıyı öldürmeli
Duraksamadan, sakınmadan tetiği
düşmeli arştan arza cansız bedeni
ki
umut yapayalnız kalabilsin hayatla

Vuslat AKTEPE

Sarhoş...




Pardon bayım sizi tanıyor muyum?

Evet, tanışmıştık meyhanede hani
Güzel Şarkı Söylüyorum
hakkımı teslim etmek lazım
Sizin sözlerinizdi bunlar
sadece hatırlatıyorum


Ah evet görüştüğümüze sevindim bu viranede
Sahi burası neresi

Sizde bir âlemsiniz hani
Neresi olduğunu bilmediğiniz bir yerde işiniz ne
Ama yine de ben size kısaca tanıtayım
Burası benim evim
Şu küçük yer ise odam
Gezmek ister miydiniz?

Evet, isterim ama çok soğuk
Kasımın ortasında bu
Aman Allah’ım kar mı süzülen odanızdan aşağı
İliklerime işledi
Ama soğuk değil de
Bu olağan dışılık
Sizce de garip değil mi

Öğretmeni hatırladınız mı bayım
Hani masaya çıkıp dans eden gece

Anımsadım sanırım
Şu esmer
Gözleri hafif çingene
Elleri kavruk
Avuçları küçük şurada ki çocuğa
Belki, şu tablodaki kıza benzeyen bayan
Evet, hatırladım da
Ne olmuş ona,

Sizce de şu karın altında yatan ceset onun olamaz mı

Evet, onun cesedi
Peki, bu cesedin karın altında
Karın sizin odanızda
Hem de bir kasım akşamında
Ve benim sizin yanınızda
Hem de bu tuhaflıkların ortasında
Ne işimiz olabilir ki

Acaba içkiyi mi çok kaçırdınız
Oysa bizzat akşam
Hem de tarafımdan defalarca uyarıldınız
Hatırlarsınız.

Hadi ben sarhoşumda beyefendi
Siz bu ayık kafa ile
Hemen burada
Söyler misiniz
Neye hizmet ediyorsunuz

Sizde hakkını vermelisiniz ki
Bir ayık bir sarhoş aynı anda aynı dünyada bulunamaz

Anladığımı sanmıyorum bayım açıklar mısınız

Bakın farz edelim siz sarhoşsunuz
Ve etrafınızda olanları tuhaf buluyorsunuz
Ben de sizin tuhaf bulduklarınızın bir parçası olarak
Resmin bir kenarında sizin beni görmek istediğiniz gibi
Oturuyorum değil mi
Şu kar
Şu ceset
ben ve sizi
Soruyorum gözleriniz nasıl görmek isterdi

Ama bu istekle ilgili değil ki
Gerçekle ilgili
Gözler olanı görür

O halde bu Kasım akşamı benim odamda yağan karın altında bir ceset saklı
Sizce gerçek sahiden bu mu

Peki, bayım bu anlaşılır
İyi de benim gördüğümü siz de görmüyor musunuz

Belki evet
Belki hayır
Eğer ben ayıksam
Ki öyle olduğunu farz ediyorum
Sizin gördüklerinizi paylaşamam
Ama sizin açınızdan görmem şart

Yani

Bayım
Kar
Odam
Ve siz
Sarhoşluğumsunuz
Ayık kalan yarım ise
Tartıştığım gerçeğim

İyi de cesedi saymadınız

Oda ve kar yoksa ceset de olmaz değil mi
Ama gönlünüzü ferah tutun
Ceset benim cesedim
Doğdum daha dün geceydi
Ve öldüm
Hemen sabahı
Delirmedim bayım rahatlayın
Nehre girmekti niyetim
Su biraz soğuktu

Ayılmak için mi

Niye sarhoş mu oldum

Ama az önce...

O sözler bir sarhoşa aitti
Bayım siz dinlemiyor musunuz beni
Ölü
Kendi yüreğine kilitli
Yaşam
Bedenine tutsak
Akıl yasak
Ve duygu
Yalnızca sitem
Yani içince bir nebze daha
Şu daktilolu odamda
Bir soğuk ter basar sırtımı
Ama korkmayın lütfen
Sizden daha cesur değiller geride kalanlar

Korkmuyorum bayım yalnızca veda ediyorum
Hoşça kalın

Hoşça kalın dostum
Ha cesedi de sırtlar mısınız
Bana biraz ağır da

Elbette
İyi kalın

Vuslat AKTEPE

8 Şubat 2017 Çarşamba

Ölüm...



Sevgilim
Sürgün sürgüne yaraşır
sevda sevdalıya
ve ölüm
ölebilecek kadar kalana

Biliriz biz o gitmeleri
hiç öyle sedasız değildir
Yel olur
tufana döner
efil, efil kurutur da
Gayrısı beriye hasret
öteye korkudur

ki ölüm ancak ölebilecek kadar kalana umuttur

Vuslat AKTEPE

Öyle Yalnız Durduğuna Bakma...




Uzaklardan bir nefes eserken uçurtman
renkli
sade
cesur gölgeler iliştirilmiş sesi
en çok da o sesi korkutur karanlığın kalpten vuruşlarını
Beden ne anlam taşır ki
çıkıp dövüşmekten gayrı
Hangi güzellik güzel kalabilir
zamanın sonsuz aynasında
dövüşenlerin hikâyelerinden başka


Vuslat AKTEPE

27 Ocak 2017 Cuma

Bağır Bağır Sosyalizm...




Bir şey biliyorum diye dikti gözlerini şair,
yanan alnını:
"sevgilinin kolları, 
avuçta sarı sıcak buğday
memede süt, 
tornada ılıkça damlayan, söğüdün teri gibi bir şey…"
Bildiğim tek şey de odur dedi:
"Rüzgarı eleyip duranlara, 
denizi sulayanlara öğretmedikleri tek şey;
Bir şey sevgilim
yârin koynu gibi benim
ve o şeyle gömülecek bedenim"


Serim de sırrım da hepimizin
Güneşe düşenlerin yolunda
Bağır
Bağır
Sosyalizm…

Vuslat AKTEPE

Em-per-ya-lizm...







Boğazlanan kadın
Irzına geçilen çocuk
Kesilen et
Açlık
Yorgunluk
Ter
İnim inim sömürüsü insanın
İşte suç ortağı olduğun o mel'un uzlaşın


Yetmediyse bir yüz yıl süren ölüm
Şimdi önüne düştü cesedim
Şaşkınca bakınma
Suçlu:
El açtığın Em-per-ya-lizm


Vuslat AKTEPE

25 Ocak 2017 Çarşamba






Aşık olmak değil, sevmek
Kaçmak değil, korkmak
Dövmek değil, dövüşmek
Hasret de değil ya
ille de özlemek gerek


Vuslat AKTEPE

Çay Hala Sıcak mı?




Kirişi çatlaktır hani
hemen her virane kerpiç damın
her rüzgara duasız, çepersiz kuşatılmış
saki

dayayıp kulağını sessizce
damlarken göğsümden aşağı ılıcak kanın
O viraneye oturup da fitillendirdiğim yaramı
aynı gece
elin iti ovaladı
sessiz gemiler uğurlandı göğsümün tomruk akıntısına
Çeperlerine gün sürerken balyoz
kayalara vura vura çıkardığı tuzu
usulca yarana
-Hem de şu kerpiç odada-
acemi bir lokman uladı


Salınarak geçip gitti
bir kadın
hemen ardından iki bey
bir çocuk
bir de şu gürültücü boz itleri

Biraz sonra geldi köpek
hırlayıp kaşıdı burnunu
hem de senin en ılık akan yerinden
şapırdatıp ağzını yalana yalana

bu kez çok olmuştu gayrı
yarandan şapırdatması değil de
o şaplayan sesi söküp aldı kulaklarımın ferini
üstelik en ıssız yerinde kalabalık bir düet yaptı
omzumdan düşen başın
ve bir de o sıcacık soluğun


bir şubat gecesi
kirişi çatlak bir ev
serin bir rüzgar
sen ve ben

köpeğe dikildi gözlerim
hatırlar gibiyim
gücüm kalmamıştı belki
belki tahammülüm
ama alıp omuzlarıma seni
adım
adım
yürüdüm karanlığın içine
o boz köpek
bakıp ardımızdan mırıldandı gururla

Virane, kirişi çatlak kerpiç evin dışında
küçücük bir mezar kazdım
bir de ateş yaktım galiba
evet çay demlemek için
ve elimde çay
şubatta soğuk
göğsünde başım
bırakıp cesedini otların arasına
kendimi gömdüm o küçük mezara

o şubat gecesi
Eylül karanlığına inat

Çay hala Sıcak mı?” sevgili


Vuslat AKTEPE

Deliler...



Deliler türkü söylemez, el çırpmaz
Deliler koşmaz boş sokaklarda
Erguvani yele öykünmez 

Deliler, cepte yok kuruş
Deliler; yırtık gömlek, pabuç
Deliler, gün ağarmadan daha geceye dokunmuş
Deliler servis beklemez atölye kıyılarında

Yedi düvelin en sıcak okyanuslarında
banyo düşleriyle

Deliler, simit yiyip aşık olmaz
Aşık öpüp çocuk olmaz
Deliler düş kurmaz
Düşlere uçurtma çatmaz
Deliler şiir okumaz, dans etmez
Kana kana ağlamaz deliler

Halaylar örüp çatılardan meydanlara
yumruk sallamazlar deliler

Onlar:
soğuk, düşman, sıradan
tutsak, korkak fezadan
deliler inanmaz fezaya

deliler ki işte ayakları neredeyse
elleri neredeyse
deliler ki Bruno'nun yangın yeri yuvarlağından
derler ki deliler, çoktan delirdiler
Ah şimdinin akıllıları, bir zamanlar zır deliydiler...


Vuslat AKTEPE


25 Eylül 2016 Pazar

Yol

yol ile ilgili görsel sonucu


Karşımda usulca uzuyor yol
Küçük bir nar ağacının kolları gibi biçimsiz
Biliyor başını, sonunu
İşte şurada çiğ damlası, işte toprak, taş
Şu asfalt melanetine bulanalı beri sessiz

Böyle oluyor demek yirmi birinci yüzyılın yolu
Tıpkı ışıkları ve parlak neon, ledleri gibi
Toprağa değen at nalları, ince kasnak, tekerlek
Basbayağı insan teri, iz bırakamıyor daha

Yol uzuyor, sanki üzerinde hiç yürünmemiş gibi

Yirmi birinci asırdan bakiye: neon, led ve beton  
Sanki hiç yapılmamış,
Yapıcılar, yaşamamış gibi…


Vuslat AKTEPE

3 Nisan 2016 Pazar

Hay Hay Hay



Sevgilim
döşünde demir dövüyor kalbim
Tak
                Tak
                               Tak
Bir çocuk vuruluyor aynı anda
Sakal sürüyorlar bir başkasına
                Kadın da düşüyor ardından
                               yüreği ile birlikte
Kimse yaşamıyor sonsuza kadar
                Kimse ölmüyor tek başına

Kitap, umut ve insan
dayıyor namluyu karanlığın şakağına
                Tak
                               Tak
                                               Tak
Sevgilim
Gülüyor 
               kadın
                         çocuk
                                  aydınlık
Döşünde dövülen demir tepsinin sofrasında
Hay
                Hay
                               Hay       

                               Vuslat AKTEPE